DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1882-1941) 1882 Virginia Woolf ile aynı yılda
(1928'de Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi) Norveçli ozan Sigrid Undset de
dünyaya gelir. 1910 "Bloomsbury" grubu üyesi Roger Fry tarafından İngiltere'de
düzenlenen ilk "Son empresyonistler" sanat sergisi (Cezanne, Van Gogh,
Matisse). 1910 Virginia Woolf İngiliz kadın hakları hareketi için çalışır. 1918
İngiltere'de seçim reformuyla 30 yaş üzerindeki kadınlara seçim hakkı tanınır.
1928 İngiltere'de kadınların seçmenlik yaşı 30'dan 21'e indirilir. 1929
Virginia Woolf ve kocası Berlin'e giderler. 1929 Berlin'de ilk televizyon
yayını. 1930'lar "Agfa Box"un icadıyla fotoğrafçılık daha da yaygınlaşır. 1932
Dünya Ekonomi Krizi doruk noktasına ulaşır. 1933 Hitler, Reich Başbakanı olur.
1933 Virginia Woolf, Cambridge Üniversitesi'ne çağrılır. 1939 Hitler'in
Polonya'ya saldırısı ile 2. Dünya Savaşı başlar. 1940 İngiltere'ye şiddetli
hava saldırıları başlatılır. 1941 İngiliz ozan James Joyce ile Virginia Woolf,
aynı yılda ölür. "BİR KADININ PARASI VE DE KENDİNE AİT BİR ODASI OLMALI."
"Virginia'nın dikişle arası hiç iyi değildi. İç çamaşırlarını bile çengelli
iğneyle tuttururdu. Ekmek ve pasta hazırlama, portakal reçeli yapma ve bir sürü
basit yemekleri pişirme konusunda da daha iyi değildi." Bu cümleler ev
işlerinde pek az yeteneği olan bir kız öğrencinin karnesinden alınma değildir.
Bunlar 20. yüzyılın en büyük kadın yazarlarından biri olan Virginia Woolf
hakkında, 1977'de yayınlanan bir biyografiden alınan cümlelerdir. Marcel Proust
ve James Joyce gibi çağdaşlarının dikiş, yemek ve pasta pişirme becerisi
üzerine eleştirmenler ve biyograficiler şimdiye kadar kafa patlatmamışlardır.
Fakat Virginia Woolf bugüne kadar bu ölçütlere göre değerlendirilegelmiştir. Ve
kendisi edebi saygınlığına rağmen, zaman zaman "Kadın olarak eksikliğinin"
acısını duymuştur. Bunun yanı sıra, Ginia Stephen daha çocukluğunda kesin
kararını vermiştir. Tek isteği yazar olmaktır. Bu arzusu da kendisine hiç garip
gelmez. Baba evinde -babası Leslie Stephen deneme yazan, yayımcı, biyograf ve
tarihçidir- daha küçük bir kızken ünlü çağdaş yazarları tanır: Alfred Lord
Tennyson, Henry James, Thomas Hardy. Ginia Stephen ve kardeşleri için bu
isimler yalnızca uzaktan izlenen ünlüler değildir. Daha sonraları şairlerin
kendisi için birer "Tanrı" değil, senin benim gibi konuşan insanlar olduğunu
keyifle anlatacaktır: "Tennyson örneğin, bana Tuzu ver' ya da Tereyağı için
teşekkür ederim' derdi hep." Büyük, canlı bir aile içinde korunan, güven içinde
her türlü ihtiyacı karşılanan bir çocuk her şeye rağmen neden yalnızlık çeksin
ki? Yedi kardeşinin dördü, anne ve babasının daha önceki evliliklerindendir.
Kendisinden on iki ve on dört yaş büyük olan üvey ağabeyleri Gerald ve George,
dışarıdan terbiyeli görünen delikanlılardır. Aile içinde gerçekten neler
olduğunu ise Virginia Woolf yıllar sonra itiraf etmeye cesaret bulur. "Daha
küçücükken, bir defasında Gerald beni ayağa kaldırıp vücudumu ellemeye başladı.
Elini elbisemin altından içeri sokup gittikçe daha derinlere ittiğinde
hissettiklerimi hâlâ hatırlarım. Kasıldım, bir an önce beni bırakmasını
umarken, eli cinsel organlarıma yaklaştı fakat orada durmadı. Cinsel
organlarımı da elledi. İrkilip onu ittiğimi hatırlıyorum; bu boğuk ve karmaşık
duygular için söylenecek doğru söz nedir? Herhalde çok kuvvetli bir duygu
olmalı ki hâlâ hafızamdan çıkmıyor." Virginia Woolf bunu neredeyse altmışında
yazmıştır. Çocuk olarak kime güvenebilirdi? Niçin annesine gitmedi? Canlı,
neşeli, dengeli biri olarak tanınan Julia Stepnen gerçi bu büyük ailenin odak
noktasıydı, fakat öyle her şeyi düzenli ve kontrol altında tutmak zorunda olan
bir kadın, yedi-sekiz yaşındaki bir çocuk için özel bir kişiden çok, herhalde
bir kurum gibi bir şey olmalıydı. "Çocukluğumun odak noktasında neşeyle dönen,
insanlarla kaynayan, eğlenceli bir dünyanın yaratıcısı" olarak görür annesini,
geriye baktığında. Stephen ailesi yaz aylarını daima Cornwall'da geçirir.
Çocuklar kriket oynar, kayalara, ağaçlara tırmanırlar. Virginia ve üç yaş büyük
ablası Vanessa'nın erkek kardeşleri gibi üstlerine başlarına dikkat etmeden
azmalarına aldırılmaz. Londra'daki evlerinde Stephen ailesinin çocukları
kendilerine özgü bir Ev gazetesi çıkarırlar. Tabii geleceğin yazarı Virginia
işin öncüsüdür. On yaşındayken uzun makaleler yazar ve büyüklerin ilk yazı
denemelerini nasıl bulduklarını izler. Babasının büyük kitaplığı kız, erkek,
tüm çocuklara açıktır. Fakat okula sadece Stephen ailesinin erkek çocukları
gidebilir. Thoby (Virginia'dan iki yaş büyük) ve Adrian (bir yaş küçük)
"dışarı" çıkabilirler. Daha sonraları Cambridge'de öğrenim göreceklerdir.
Virgina ve Vanessa evde kalır ve orada eğitilirler. Hatta öylesine eğitilirler
ki, yeğeni ve biyograf Ouentin Bell, "Virginia Woolf hayatı boyunca hep
(sıkıntıdan) parmaklarını saymıştır," diye yazar. Eğitim ve bilgi erkek işidir.
Kadınlar bu akıllı er kekleri itaatle dinlemek ve onları pohpohlamak için
vardır. Bir sürü ayrıcalıktan yararlanmalarına rağmen bu temel ilke Stephen'ın
kızları için de geçerlidir. Virginia genç bir kadıh olarak yetiştirilmesi
gereken ve çaresizce direndiği bu zamanı "yedi mutsuz yıl" olarak adlandırır.
Annesi öldüğünde on üç yaşındadır. O yaz Virginia ağır bir sinir hastalığına
tutulur. Korkunç sesler duymakta, insanlardan korkmaktadır. Sokağa çıkmaya
cesaret edemez. Kesin istirahat ve bol süt içmesini önerir ev doktoru ve çok
duyarlı genç hastasına her türlü dersi yasaklar. Virginia'nın kendisini
toparlaması uzun zaman alır. Sonraki mutsuz yıllarını, yetişkin biri olarak
etraflıca anlatmıştır. Kendisine ve kız kardeşi Vanessa'ya görgü kuraları
öğretilmeye başlanmıştır artık. Hoplayıp zıpladıkları, hayal kurdukları, her
şeye boş verdikleri dönem tamamen sona ermiştir. Kızlar toplum içine girmek
zorundadır. Üvey ağabey George bu görevi severek üstlenir. Genç kızlar sadece
öğleden önceleri bu Viktorya tarzı baskıdan -birkaç saatliğine- kurtulur;
ressam olmak isteyen Vanessa resim dersine gittiğinde ve Virgina eve gelen
öğretmenden Yunanca dersi alırken. Fakat George, babasının da onayıyla,
elbiselerin ve saç tuvaletinin resim ve Yunancadan daha önemli olduğuna
hükmetmiştir. Bir keresinde, o sırada hoşuna gittiği için bir mefruşat
dükkânından ucuz yeşil bir döşemelik kumaş satın alıp bundan bir gece elbisesi
diktirdiğinde, George misafirlerin önünde Virginia'ya "Yukarı çık ve parçala
onu!" diye bağırarak haddini bildirir. Yıllar sonra, gene bir depresyon
geçirdiğinde güncesine şunları yazacaktır Virginia: "Başarısız. Evet bunu
anladım. Başarısız. Başarısız. Ah, yeşil renge olan tutkuma nasıl da güldüler!"
Tabii bu "yeşil renk" ile gençliğin anısı arasında bir bağ olup olmadığı
belirlenememiştir. Gerçekse, çocukken açık, uyanık ve bilinçli olan
Virginia'nın, genç kız olarak kendisini ilk kez "başarısız" hissetmesidir.
Hayatında sık sık ortaya çıkan kriz durumlarında, her defasında kendisi için bu
sözü kullanır: "Başarısız". Hayal kırıklığına uğrar. Toplumsal kurallara
uyamaz. Salon sohbetleri ve ipek giysiler tiksindirir onu. Bir balo sırasında
dans etmek yerine bir kitapla karanlık bir köşeye çekilir. Kendisine
tanıştırılan genç erkekler onu hiç ilgilendirmez. 1904'te babasının ölümünden
sonra ikinci bir sinir krizi geçirir. Kuşların Yunanca koro halinde ötüşlerini,
Kral Edward'ın açelya çiçekleri içinde müstehcen şeyler fısıldadığını duyar.
Virginia'nın gerçek yaşama dönmesi uzun zaman alır. Vanessa ve kardeşleri Thoby
ve Adrian ile birlikte yirmi iki yaşındayken Londra'nın Bloomsbury semtindeki
bir eve taşınır. Virginia için bu değişiklik ve yer değiştirme bir çıkış, bir
kaçıştır, "Resim yapmaya, yazmaya, akşamları saat dokuzda çay yerine kahve
içmeye kararlıydık. Her şey yeni, her şey başka olmak zorundaydı. Her şey
denendi." Katı toplumsal kuralları ile George ve Gerald, babalarının ölümünden
sora kendilerinden küçük üvey kız kardeşleri üzerindeki etkilerini yitirirler.
Onları topluma karşı dikkatli olmaya artık kimse zorlamamaktadır. Miras olarak
çok para kaldığı için şanslıdırlar. Katı kurallara bağlı olmadan geceler boyu
birlikte oturmak, tartışmak, sanat, edebiyat, din ve aşk üzerine konuşmak.
Virginia Stephen'ın tüm bu gizli arzuları Bloomsbury'de yerine gelir. Hukuk
okuyan erkek kardeşleri Thoby ve Adrian eve erkek arkadaşlarını getirirler.
Ressam, eleştirmen, yazar, felsefeciler Stephen'larda toplanırlar. Böylece
Birinci Dünya Savaşı'ndan önce "Bloomsbury" grubu oluşur. Bundan sonraki on yıl
içinde Londra'nın entelektüel yaşamını belirleyecek olan arkadaş grubudur bu.
Geceler boyu süren tartışmalardan çıkan sonuca göre ortak arzuları "yaşamın,
görüntülerin altındaki derinlerine inmektir". Katıldığı bu sohbetler
Virginia'yı ilerideki yazarlık hayatı bakımından önemli ölçüde etkiler.
Üniversite öğrenimi kendilerine kapalı olan Virginia ve Vanessa, ilk kez
mantıklarını kullanabilir ve artık yalnızca güzellikleriyle parlamak zorunda
değildirler. Vanessa 1907'de "Bloomsbury" grubundan bir arkadaşı olan Clive
Bell ile evlenir. Virginia, Vanessa'nın kocasının şahsında yazarlık çalışmaları
için samimi ve ciddi bir eleştirmen bulur. Fakat yeniden "başarısızlık"
duyguları ortaya çıkmıştır. "29 yaşında hâlâ evlenmemiş bir 'başarısız'. Çocuğu
da yok üstüne üstlük, ruhen hasta ve yazar falan da değil," diye yazar bir
depresyon anında Vanessa'ya. Yeniden bir dinlenme kürü verilir kendisine. İlk
romanı Voyage Out (Dışarıya Seyahat) yayınlandığında otuz üç yaşındadır.
Eleştirmenler kitabını över, zeki, kurnaz ve yaşam hırsıyla dolu bulurlar.
Fakat ancak üçüncü romanı Jacob's Room (1922) ile anlatım tekniğinin nelere yol
açacağı ve kendisinin "romanı ıslah" etmekte iddialı olduğu anlaşılır. Klasik
romanın beslendiği dış olaylar onda odak noktası değildir. İç dünyayı anlatan
yeni bir biçim arar. Onun için önemli olan, yazarak kendisini yerine koyduğu
insanın bilinçaltı süreçlerine girmektir. Dış olayları izleyerek değil, insanın
içindeki ritmi izleyerek yazar. Picasso ve Matisse'in sanatseverleri son derece
kızdırdıkları bir dönemde kahkaha ve öfke yaratmaya çalışır. "Bloomsbury"
dostlarından, sürüden ayrılanın başına neler geleceğini bilmektedir. Buna
rağmen "süslü püslü romanlara, aptalca biyografilere ve geveze eleştirmenlere"
azimle veriştirir. Unutmamak gerek: Daha ünlü değildir, bu tür fikirlerle
topluluk önüne çıkan bir kadındır. Edebiyat anlayışından uzaklaştığı için alay
ve aşağılanma ile karşılaşacağını bilmektedir. "Jacob hakkında ne söyleyecekler
şimdi?" der Jacob's Room'u bitirdikten sonra günlüğünde. "Delilik, diyecekler
herhalde; iç bütünlüğü olmayan bir rapsodi, ne bileyim." Yazar olarak
benimsenmez ama en yüksek düzeyde tanınır. "Akıp giden yaşantıların yazarı"
adını alır -ya da adından hiç söz edilmez. Ne zaman yeni bir taslağı bilirse ve
yayınlatsa, her defasında korkuları daha da artar. Edebi deneylere cesaret
etmesi, Virginia Woolf'u durmadan çıldırma raddesine getirir. Bu koşulları bir
yana itip kendisinin doğru bulduğu yolu izlemeye devam eder. Peki böyle bir
kadın kendisini niçin durmadan başarısız hisseder, en azından hayatının belli
anlarında? Otuz yaşındaki Virgina, yine Bloomsbury çevresinden yazar Leonard
Woolf ile evlenir. "Beni bedensel olarak etkilemiyorsun hiç," diye yazmıştır
ona evlenmeden önce. "Fakat beni sevme tarzın tamamen büyüleyici." Virginia
Woolf, bir eş olarak... Leonard Woolf ile evlenmesi "hayatının en önemli
kararıydı," diye yazar biyografi Quentin Bell. Evliliğinin ilk yıllarında
Virginia'nın durumu ideal olmaktan uzaktır. Şimdi yaşadığı ruhsal bunalım
öncekilerin tümünden daha şiddetli ve daha uzun sürelidir. Nedeni belki de,
kocası Leonard'ın birçok doktorla konuştuktan sonra evliliğin çocuksuz devamına
karar vermiş olmasıdır. Biyograflarının onun hakkında yazdıklarının hiçbir
yerinde kendisinin bu konuya ilişkin bir şey söylediğine rastlanmaz. Çocukları
severdi, diye bahsedilir. Onlara karşı tavrı bambaşkadır. Mizah gücü ve
hayalleri çocukları korkunç şekilde etkilemiş olmalıdır. Bir gün, küçük bir
kızla caddeye yürürken, "Gel, Woolworth mağazasından kocaman bir silgi alalım
ve tüm romanlarımı silelim gitsin!" der. Kız kardeşi Vanessa'nın çocuklarıyla
birlikteyken, onlarla olmadık oyunlar oynar ve sürprizler yapar. Niçin onun da
çocuk sahibi olmasına izin verilmez? Leonard Woolf eşinin sağlık durumundan
korkmaktadır. Ayrıca, 1973 Ekim'inde The London Times gazetesinde "dağınıklık
ve gürültüleriyle çocuklar onun içindeki tüm romanları öldürürlerdi," diye
yazan Michael Holroyd'unki gibi düşünceler de rol oynamıştır. Dâhi kadınlar,
çocuksuz olur. Bu düşüncede bugüne kadar değişen pek bir şey yoktur. Virginia
Woolf için hamilelik önemli bir konuydu. Bunu yaşamadığı için olayı
başarısızlık hanesine yazmıştır. Kız arkadaşı Vita Sackville West hakkında
(Vita'nın çocuklar vardı), günlüğüne onun gerçek bir kadın olduğunu, kendisinin
ise asla olamadığını yazar. Virginia Woolf depresyon geçirir de sinirlerine
hâkim olamazsa ne olur? Tedaviye gönderirler, zaten genç kızken de yaşamıştır
bunu. Yaşadığı dönemde sinir hastası kadınlara uygulanan tedavi şekli:
tecrittir. Her türlü beyinsel uğraş yasaklanır. Çok yemek ve süt içmek, bir de
"Robin'in hipotosfatını" içmek zorunda kalırlar. Virginia, Twickenhaın özel
kliniğinde bir keresinde böyle bir yatıştırma kürüne maruz kalmıştır. Yeni evli
bir kaçlın olarak tekrar oraya gönderilir. İyileşmemiş olarak geriye döner.
Kocası tekrar gitmesinde ısrar eder. Virginia intihara kalkışır. 1941 yılında,
elli dokuz yaşındayken hayatına son verdiğinde (suda boğulmuştur), aynı
korkuları yaşamıştır. Ölümünden bir gün önce doktor muayene ettiğinde, "Bana
dinlenme kürü vermeyeceğinize söz verir misiniz?" diye ricada bulunur.
Kendisine bu konuda söz verilir. Herhalde inanmamıştır. Romanlarının birinde
yapay bir tedaviye mahkûm edilmenin kendisi için ne büyük bir acı olduğunu
anlatır. Mrs. Dolloway romanında (1925) doktora, "ölçülü yaşamın Tanrısı," der.
"Yatak istirahatı veriyor; dinlenme ve yalnız kalma; sessizlik ve dinlenme;
dinlenme ve arkadaşlar. Kitapsız, mektupsuz, altı ay istirahat." Doktoru
hakkında sürekli şöyle der: "Çıplak, savunmasız bitkin insanlar onun
isteklerine uyuyorlardı. Doktor onların üstüne atlıyor, kollarıyla sarıyordu.
İnsanları kapalı bir tımarhaneye gönderiyordu." Virginia en kötü bunalımlarında
bazen tüm erkeklerden nefret ettiğini haykırırdı. Kocası Leonard'ı da görmek
istemediğine göre (kız kardeşi Vanessa bunu endişeyle belirtmiştir) şu tür
korkuların rolü olmalıydı: Erkekler durmadan onun yaşamına müdahale edip
hakkında karar veriyorlardı. Kendi başına olduğunda ise, yürekli ve macera
heveslisiydi. "Dünyayı, kimsenin aklına getiremeyeceği kadar emsalsiz, güzel ve
komik bulan bir çocuk gibi gülüyordu Virginia," diye yazar Ouentin Bell ve
devam eder: "A Room of One's Own adlı yapıtında onun konuştuğu duyulur."
(Kendine Mahsus Bir Oda) Bu deneme, yazan bir kadının bağımsızlığı için ilk
savunmadır. Virginia Woolf bu yazısında kendisi için ayrı bir oda isteminde
bulunur, "Eğer bir kadın hayal ürünü şeyler yazmak istiyorsa kendisine ait bir
odası ve de parası olmalıdır." Jane Austen gibi kadın yazarlar, kendilerine ait
odaları yoksa, yazdıkları taslakları aile fertlerinden, konuklardan ve evdeki
hizmetçilerden saklarlar, yazdıklarını korkuyla bir kurutma kâğıdına
sararlardı. "Kadınlar," der Virginia Woolf, "milyonlarca yıldan beri evde
oturuyorlar. Öyle ki yaratıcı güçlerini zamanla duvarlar emiyor." Ayrıca
kadınların kendi paraları olursa, kin ve acı sona erecektir diye devam eder
Woolf; "erkeklerden nefret etmeme hiç gerek yok. Erkek bana acı veremez. Hiçbir
erkeği okşamama gerek yok. O bana hiçbir şey veremez." Bu bağımsızlık, yaratıcı
gücü serbest bırakır. Kadınlar da, Shakespeare gibi bir yazar olabilir, "yeter
ki özgürlüğe alışalım, düşündüğümüzü aynen yazmaya cesaretimİz OLSUN
ActivityRank: 2886